04
May
09

Edvard Munch’un Umutsuz İnsanları

m0024Edvard Munch’un Umutsuz İnsanları Acı, aşk, insan ilişkileri, melankoli, hastalık ve ölüm… İnsanın ruhsal ve fiziksel hayatını belirleyen ana etkenlerdir. Çocukluğunda ailesindeki bireylerin hastalıklarına ve ölümlerine tanık olan Norveçli ressam Edvard Munch’un (1863-1944) ömrü boyunca unutamadığı bu durumlar onu fazlasıyla etkiledi ve sanatına yön veren unsurlar oldu. Babası doktor olan ressam din adamlarının, subayların ve öğretmenlerin olduğu bir burjuva ailesinde dünyaya geldi. Annesi ve kız kardeşinin veremden ölümünün ardından sarsılan bunalım içindeki babası odasına girip saatlerce dua ederdi. Munch o günler için 70. doğum gününden sonra “hastalık, delilik ve ölüm beşiğimin başucunda nöbet bekleyen ve ömrüm boyunca yanımdan ayrılmayan kötü meleklerdir” diye yazar. 1889 yılında Christania’da açılan ilk sergisi sonunda aldığı bir bursla gittiği ve üç yıl kaldığı Paris’te Manet, Gauguin, Seurat ve Van Gogh gibi ressamları keşfetti. Evrensel Sergi için Paris’te bulunduğu sırada babasının ölümü nedeniyle büyük bir depresyona girdi. 1892 yılında Berlin’de 50 çalışması sergilendi. Ancak üslubuna karşı gelişen tepki nedeniyle sergi bir hafta sonra kapatıldı. Almanya’da kaldığı yıllarda aşk ve ölüm korkusu temalarının yer aldığı Hayat Frizi serisini oluşturdu. İnsanların neşeli, acı ve umutsuzluk içinde gösterildiği Hayat Frizi’nin tamamı 1902 yılında Berlin’de sergilendi. 1908 yılında bunalım geçirerek altı ay hastanede yatan sanatçının Alman Müzelerindeki resimlerinin bir kısmı 1937’den sonra Naziler tarafından yoz sanat olarak nitelendirilmiştir. 1892 tarihli Karl John Akşamı’nda Oslo’nun ana caddesinde yalnızlığı, dışarıda olmayı ve kaygıyı gösterir. Ezici yönüne tanık olduğumuz kalabalık kaldırım boyunca seyirciye doğru yürür. Burjuvaya özgü yüksek şapkalar takan erkeklerin ve şık başlıklı kadınların açılmış gözleriyle şaşkın bir ifadeleri vardır. Mensubu oldukları sınıfın kurallarının ve baskılarının esiri olmuşlardır. Cadde kenarındaki parlamento binasının aydınlık olması ve pencerelerinin parlaklığı sahneye hakimdir. Kaldırımda yürüyen kalabalığın ters yönüne doğru giden yalnız figürle ilgili olarak Munch günlüğünde “Yanından geçenler ona tuhaf bir şekilde bakıyorlardı. O ise sönük akşam ışığında gözlerini dikerek kendisine bakmalarını anlayabiliyordu. Bazı düşüncelere dalmaya çalıştıysa da başarısız oldu. Kafasının içinde boşluktan başka bir şey yoktu. Bir kez daha geçenler onun yolundaydı, baştan aşağıya titriyordu ve ter içinde kalmıştı” diye yazmıştır. Aslında bu yazdıkları kendi başından geçen bir durumdu. Ters yöne gitmesi ve yalnız olması kalabalığı reddettiğini, uzak durduğunu ve içlerinde yer almak istemediğini gösteriyor. Bu ayrı durma resme hüzünlü ve melankolik ifade kazandırıyor. Önemli çalışmalarından biri olan Madonna’da* çıplak bir figürle karşılaşırız. Rahat bir pozdaki figürün bir kolu havaya kalkık ve başının arkasını tutarken diğer kolu belinin arkasına bükülüdür. Kadının siyah saçları ve arka planın girdaplı hali sıkıntılı bir ruhu yansıtır. Başının üzerindeki kırmızı halenin hilal şekli kaşlarda da görülür. Ressam halenin ‘yaşamla ölüm arasında bir bağ’ olduğunu düşünüyordu. Yüz hem güzel hem de dünyanın acılarıyla doludur ve ölümü simgeler. Vücudun bölümlerinin geometrik biçimde sadeleştirilmesi etkiyi artırır. İç dünyanın dışavurumunu, ruhsal durumu, fırtınalı duyguları ve gizemli duygusallığı abartılı renklerle verir Munch. Karamsarlığını karşıdan görülen solgun yüzlerle ve sanrılı ifadelerle belli eder. Üzerinde en çok konuşulan resmi 50’den fazla gravürü olan Çığlık’tır. 1893 tarihli ilk çalışma renklidir. Körfez, küçük yelkenli gemiler ve resmi çaprazlama kesen parmaklıklı köprü, sahnenin kuzey sahilinde olduğunu gösterir. Munch 1892 yılında hastalığı sırasında yazdığı günlüğünde bu sahneden söz eder; “İki arkadaşımla güneşin batışında yürürken aniden gökyüzü kahverengiye dönüştü. Durdum, hissizleştim ve bir parmaklık üzerine dayandım. Kentin ve mavi fiyordun üzerinde ateşin dili ve kan vardı. Arkadaşlarım yürümeye devam ettiler ben ise hala orada korkuyla titreyerek kalakaldım ve doğanın içinden gelen sonsuz çığlığı duydum”. Munch Dostoyevski ve Kierkegaard okurdu. Kierkegaard’ın şu pasajından etkilenmiş olmalı:-Ruhum öyle ağır ki hiçbir düşünce artık onu yükseltemez ne de kanat vuruşlarım onu sonsuzluğun içine çekemez. Herhangi bir şey onu kımıldatmazsa sadece yeryüzünde kalır, fırtınadan önce alçakta uçan bir kuş gibi. Ezicilik ve kaygı iç dünyamın üzerine çöküyor-. Amerikalı sanat tarihçisi Robert Rosenblum Munch’un ölü kafaları için Paris L’Homme müzesindeki bir Peru mumyasını model olarak aldığını öne sürmüştür. Korkunç bir şeyler sonrasındaki heyecanın ve insana özgü içsel bunalımların sembolik bir görünümü olan resimde ön plandaki figür başını elleri arasına almıştır. Yüz çarpıtılmış karikatürize edilmiştir ve bir kafatasını andırır. Gözler dik, yanaklar oyuk, ağız sonuna kadar açık ve bağırır durumdadır. Yılankavi figürün diğer iki figürden uzakta ve tek başınalığı yalnızlığını simgeler. Bütün çizgiler çığlık atan başa doğru akıyor. Resim varoluşun acımasızlığını, insanın umutsuzluğunu, mutsuzluğunu, korkularını ve çaresizliğini çarpıcı bir şekilde veriyor. Renkler figürün kaygılarını daha da vurguluyor. Fırtına öncesi sessizliği işaret eden gökyüzünün kırmızı ve sarıyla dalgalı görünümüne karşılık deniz açık renkle, kara ise koyu mavilerle oluşturulmuştur. Çığlık atan figürde ve köprüde toprak renkleri hakimdir. Dalgalanma resme hareketlilik kazandırır.

Reklamlar

0 Responses to “Edvard Munch’un Umutsuz İnsanları”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s



"Bir bosluk birakip gidenler vardir.Tek bir tugla eksilmemistir icinde, tek bir tugla yerini bile degistirmemistir ama bir bosluk, durup durduk yerde, apansiz, öncesi olmayan bir bosluk belirir.Ne diyecegini bilemezsin, duyduklarin anlamsiz söz yiginlari gibi, dizi dizi bos süt siseleri gibi..."

geçmiş

En Fazla Tıklananlar

  • Hiçbiri

badem ağacım benim…

ne kadar uyudum bilemiyorum o diyarda . kimi zaman gülümsemeye uyandım,kimi zaman hüzne.. günaydın buz gibi sabahlar,günaydın yaprağını,çiçeğini bekleyen badem ağacı bende bekledim, sana sırdaş ,sana yoldaş seni çizdim ,seni yazdım bembeyaz sayfalarıma umutsuzluğumu bildin de bir küçük tomurcuk verdin gözlerime geçecek bu karakış ,dinecek yüreğinde ki sızı sen bekle,beklemek güzeldir.. beklemek yarınlarına açılan kocaman bir kapıdır… kapkaranlık kasvetli bir günde.. yüreğimin bana dar geldiği bir günde.. yağmurla gelen bulutu gördük uzaktan denizin üzerine yağarken ki sesi duyduk bu ses sana tanıdık,bana yabancı o diyarda kaç kez yaşadın sen bunu kimbilir?… o gün o tepede bir bulutun içine girdim ilk kez döndüm,döndüm,döndüm… gözlerim kararana kadar döndüm bir gün başka bir yerde,başka bir zamanda seni orda bırakmanın sızısını içimde yaşıyorum badem ağacım benim daha kaç mevsim yeni umutları taşıyacaksın yarınlara
Mayıs 2009
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

%d blogcu bunu beğendi: